Özellikle büyük etkinliklerde sık sık aynı sahneyle karşılaşıyorum.

Salon dolu. Işıklar açık. Slaytlar akıyor.

Sunucu heyecanla anlatıyor.

Ama ikinci sıradan sonra gözler başka yerde. Zihinler çoktan kopmuş.

O anlarda da hep aynı soruyu soruyorum kendime:

“Bu sunum için bu kadar emek verildi… ama bu kadar az kişi gerçekten dinliyorsa, neyi yanlış yapıyoruz?”

Bu sorunun peşine düştüğümden beri şunu fark ediyorum:

Sunum dediğimiz şey, teknik değil.

Bağ kurma becerisi.

Ve çoğu zaman bu bağ hiç kurulmadan, sadece bilgi aktarılıp geçiliyor.

Bugün şirketlerde veya etkinliklerde yapılan sunumların büyük çoğunluğu, 10-15 yıl önce yapılanlardan çok da farklı değil.

Slaytlar hala aynı kalıplardan oluşuyor. Kapakta logo ve tarih, ikinci slayt 'Hakkımızda', sonra bir kuruluş hikayesi, başarılar, ürün ya da hizmet sayfaları, referanslar... biliyorsunuz işte.

En sonunda da zayıf bir kapanış ve...

"Teşekkürler"

Rica ederim, ne demek!

Yıllar geçiyor ama sunum yapma şeklimiz değişmiyor.

Oysa dünya değişti.

Karar alma hızımız arttı.

Dikkat süremiz azaldı.

Artık bir sunumda yine bir sürü bilgi duymak değil, bir şeyleri anlamlandırmak istiyoruz. Paylaşımı yapan kişiyle bağ kurmak istiyoruz.

Şimdi şunu da düşünüyor olabilirsiniz: "Yahu yeni bir müşteriye satış sunumu yapmaya gitmişim. Adamı hayatımda ilk defa görüyorum, neyin bağını kuracağım?" Tamam, güzel, ama satışın gerçekleşmesini istiyorsanız, o zaman bu bahsettiğim duruma daha da fazla dikkat etmenizde fayda var.

Dedim ya, zaman içinde dünya değişti. Ama biz hala eski köye yeni adet getirmeyeyim endişesiyle, artık yavanlaşmış kelimelere, klişelere ve jargona sığınıyoruz. Uzun uzun konuşuyoruz, anlatıyoruz, ama aslında elle tutulur pek de bir şey aktaramıyoruz.

Buradaki problem sadece bireyler anlamda iyi iletişim kuramamak değil. Gerçek meseleler konuşulmaz oluyor. Fikirler aktarılmıyor, savunuluyor. İnsanlar potansiyellerini ortaya çıkartamıyorlar.

Oysa sunum dediğimiz şey, sadece bir PowerPoint gösterisi değil. Bir konuşma da sadece ağzımızdan çıkan kelimeler değil. Sunmak, en basit haliyle bir şeyi, bir konuyu, bir meseleyi karşı tarafa ulaştırmak demek. Eğer ulaşmıyorsa, ne kadar akıllıca ya da profesyonelce olursa olsun, o sunum veya konuşma en nihayetinde bir işe yaramıyor.

Sunum ve iletişim becerileri, kariyerlerimizde bir avantaj olmanın ötesinde, bence bir kültür değişiminin anahtarı olabilir. Etkili iletişim kurabilen insanlar, sadece kendi yaşamlarında değil, bağlı oldukları ekiplerde, çalıştıkları kurumlarda, hatta içinde yaşadıkları toplum üzerinde bile bir fark yaratıyorlar. Daha açık, daha güvenilir ve daha etkili bir iletişim kültürüne vesile oluyorlar. Bahsettiğim bu iletişim kültürünün inşası, sadece "iletişim profesyonellerinin" üzerinde olan bir görev değil.

Bu, hepimizin sorumluluğu.

Şirket toplantısında yeni bir fikir sunan her çalışanın sorumluluğu.

Müşteriye ürününü anlatan her satışçının sorumluluğu.

Kendi hikayesini anlatmaya cesaret eden her girişimcinin sorumluluğu.

Eğer kendi yaşamlarımızda, etrafımızda veya toplumda bir şeyleri geliştirmek istiyorsak, o zaman etkili iletişim kurabilmeyi bir lüks olarak değil, bir gereklilik olarak görmemiz gerekiyor. Çünkü günün sonunda, nelerin değişip değişmeyeceğini sadece ne anlattığımız değil, neyi nasıl ve ne kadar etkili aktarabildiğimiz belirliyor.

Ben bu sorumluluğun, önce birey, sonra kurum, ardından da toplum olarak hepimize düşen bir görev olduğuna inanıyorum.